Bugün 22 Haziran 2018 Cuma
  • İstanbul25 °C
  • IMKB
    80.549
    %0.65
  • Altın
    192,703
    %0.20
  • Dolar
    4,7174
    %-0.15
  • Euro
    5,4929
    %0.17
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kaybettiysen fıtratına dön!
16 Ağustos 2013 Cuma 12:04

Kaybettiysen fıtratına dön!

Yazar Erol Erdoğan İnsan Mevsimi adlı kitabında, insanın özüne dönme yollarını ve fıtratını hatırlaması için tabiatın unsurlarıyla kuracağı temasın püf noktalarını ele alıyor.

 

HACER TÜRKEL

“Her insan fıtrat üzerine, saf ve temiz doğar ama zaman içerisinde birtakım değişikliklere uğrar. Bu değişim esnasında yeteneklerini, özgünlüğünü, temizliğini, saflığını, iyi niyetliliğini, doğallığını; yani kendini, aslını kaybeder. Bu kaybedişlerde birçok şey etkindir; insanın ailesi, mahallesi, aldığı eğitim, kibri, zaafları, hırsları…”  İnsan kaybettiğini fark ettiği anda fıtratına, özüne, doğallığına geri dönmeli; içindeki o temiz ve çocuksu yanını tekrar keşfetmelidir. Bir an olsun şehrin gürültüsünden, nezih ruhları rahatsız eden beton yığınlarından kurtulmak için yaratılışına, doğaya yönelmeli; doğayla diyalogunu sağlamlaştırıp, kendini fıtratın akışına bırakmak için tabiatın bütün unsurlarıyla temas kurmalı ve saflığını yeniden bulmalıdır… İnsan Mevsimi bir anlamda kişinin fıtratını yeniden keşfetmesi için kaçmaz bir fırsat ve ışığa ulaştıracak örnek bir kılavuz.

 

Kitabın girişinde yer alan ‘İnsan kaybettiğinde mevsimine dönmelidir.’ sözüyle anlatmak istediğiniz şey nedir?

Bizim inancımıza göre, her insan fıtrat üzerine, saf ve temiz doğar ama zaman içerisinde birtakım değişikliklere uğrar. Bu değişim esnasında yeteneklerini, özgünlüğünü, temizliğini, saflığını, iyi niyetliliğini, doğallığını; yani kendini, aslını kaybeder. Bu kaybedişlerde birçok şey etkindir; insanın ailesi, mahallesi, aldığı eğitim, kibri, zaafları, hırsları… Hepimiz öyleyiz. Benim ifadem biraz da kendi hayat serüvenimle alakalı bir şey. Sorduğunuz cümlede ‘kaybettiğini ne zaman fark edersen fıtratına geri dön.’ diyorum. Yani aslına, özüne, doğallığına dön. Teknolojik ifadeyle ‘fabrika ayarlarına geri dönmek’tir bu. Bir şehirde yolu karıştırdığınız zaman başlangıç noktasına geri dönersiniz ki yolu tekrar bulayım diye.

 

erol_erdogan_insan_mevsimi.jpeg

 

ESER BİR ANLAMDA KENDİ ŞÜPHELERİM ÜZERİNDE BİR YOLCULUK

Kitapta alışılagelmişe itirazlar var. Neden?

Evet, ezberlere, bilindiklere, alışılagelmişlere şüphe ile bakış… Kitaptaki yazılar, kendi yaşanmışlıklarımdan ve bu süreçteki endişe, şüphe ve sorulardan oluştu. Çocukluğumdan beri “Bu niye böle değil?” veya “Acaba şöyle mi, böyle mi olmalı” diye başlayan sorularım olurdu. Sonrasında sohbetlerden, kitaplardan, büyüklerden, tecrübelerden birtakım analizlerle ‘aslında bu şöyle olmalıymış’ diye vardığım sonuçlardan yazılar çıktı. Kitap, bu yönüyle, kendi şüphelerim üzerinde bir yolculuk sayılabilir.

 

Yazılarınızda sıklıkla yöresel dil kullanıyorsunuz.

Yazıların çoğunda çocukluğumdan beri şahit olduklarımdan örnekler verdiğim için doğal olarak çocukluğumuzda ve ilk gençliğimizde yoğun kullandığımız dil, semboller, birtakım ifade kalıpları yazılara girmiş oldu. İlkokul son sınıfa kadar köydeydim. Sonra İstanbul’a geldim ama hiçbir zaman köyle ilişkim zayıflamadı. Dolayısıyla Anadolu hayatına dair o ifadeler, köy hayatına dair birtakım semboller, imgeler, deyişler, sözler kitaba yansımış oldu. Köy hayatını hiç yaşamamış insanların anlamakta zorlanabileceği kelimeler var. İnsanlar merak etsin diye arzu ettim. İlk anda anlaşılmasa bile o kelimelerin musikisi kulağa iyi geliyor. İnsanlar kitapta kendi çocukluğundan, toprağından, adetlerinden çok şey bulabiliyor. İnsanların benzer tecrübeleri var çünkü.

 

ŞEHİRDEKİ YABANCILAŞMA MİSAFİRLİKLERLE AŞILABİLİR

Komşulukların neredeyse tükenmeye yüz tuttuğu günümüzde misafirin önemine dikkat çekiyorsunuz.

Evet, çünkü bir anlamda kendime geçmişimi hatırlatıyorum. Ben artık İstanbul’dayım ve bir apartman dairesinde yaşıyorum. Benim de komşuluk ilişkilerim zayıf. Düzelebilir mi? Evet, düzelebilir; ancak herkesin istemesiyle olabilir. Zaman zaman güzel hatıralara rastlıyorum. Kocaman siteyi etkinlik ve iletişimlerle kocaman bir aileye dönüştürenler var. Harika bir şey. Mesela, Ramazanda bu yıl yaygın olarak yapılan sokak iftarlarının komşuluk ve mahallelilik ilişkilerini pozitif anlamda tetiklediğini gördüm. Cenazeler, düğünler, sokak düğünleri, hemşeri buluşmaları da böyle. Çocuk misafiri sever. Misafirlikte doğal haller çoktur. Misafir geleceği zaman biz çocuklar büyük bir sevinçle misafirin kapıyı çalmasını beklerdik. Çok keyifli bir şeydi. Misafirler çocuklara değer verirdi. Misafire sofra kurulduğu zaman biz kenardan baksak bile evimize gelen misafir “Çocuklar da gelsin” derdi. Misafirin davetiyle sofrada yerimizi alırdık. Evimize gelen her misafirin cebinden bir şey çıkardı; bir gofret, bir çikolata olabilirdi bu. Hiçbir şey yoksa gelip başımızı sıvazlar “Nasılsın” deyip hal hatır sorardı. Bunların hepsi misafirin çocuğa verdiği değerdi ve çocuk eve misafir gelsin diye beklerdi. Şehirde de bu mümkün. Şehirdeki yabancılaşmanın bir kısmı da misafirliklerle aşılabilir. Misafirlik; hal hatır sormayı, paylaşmayı, ikram etmeyi, dertleşmeyi, bazen seyahati de içine alan kocaman bir iş.

 

FITRATI HATIRLAMAK İÇİN TABİATLA TEMAS KURULMALI

Kitapta karşımıza sık sık doğa çıkıyor. Toprak, gökyüzü, yağmur… İnsanlara doğaya dair çokça tavsiyeleriniz var.

İnsanın yaratılışı su, çamur ve topraktandır. Gideceğimiz yer de orasıdır. Doğa, toprak, gökyüzü; akıp gitmekte olan sular, esmekte olan rüzgâr, düşmekte olan yaprak; yani tabiattaki her şey insanın o doğal, fıtri yönünü temsil ediyor, onu hatırlatıyor. Irmakla benim aramda çok büyük fark yok. Ben de doğanın bir parçasıyım, o da. Bu yüzden fırsat bulduğum zaman doğaya gitmeye çalışırım; pikniğe, seyahate, sahile, ormana, dağa, köye… Bunu kendi çevremle yapmaya çalışan bir insanım. İnsanın doğayla diyalogu ona unuttuklarını hatırlatabilir. Fıtratı hatırlamak için zaman zaman tabiatın unsurlarıyla temas kurulmalı. İnsanın geçmişini, saflığını hatırlatma anlamında bu temasların katkısı var. Özellikle şehrin insanı bunu yapmalı.

 

Kitapta yaşlılara dikkat çekerek bireyleri geniş ailelere özendirmeye mi amaçlıyorsunuz?

“Geniş aile” artık nostalji, değil mi? Çekirdek aileden bile bahsetmek zaman zaman zorlaşıyor. Artık, yalnız yaşayan kadın-erkek ya da çocuksuz ailelerden bile bahsetmek mümkün. Gittikçe bireyselleşiyoruz. Bu bizim inancımızın öngördüğü/istediği bir şey değil. Kapitalizmin ve tüketim toplumunun istediği bireyselleşme sürecinin kötü tezahürüyle karşı karşıyayız. Geniş aileden çekirdek aileye ve oradan da yalnızlaşan aileye doğru giden ortamda hiç değilse o geniş ailenin üyelerinin aralarında bir ünsiyet olmalıdır. Geniş aile bir arada olmayabilir, çalışma hayatı buna imkân vermeyebilir ama üç sokak ötedeki amcamızı, yan mahalledeki teyzekızımızı veya memleketteki dedemizi görmek, ona bir merhaba diyebilmek insana zor gelmemelidir. “Ya işte şehir hayatı, ne yapalım göremiyoruz” gibi bir mazerete sığınmaya gerek yok. Sadece “merhaba” demek için değil bir süre birlikte olmak ve iletişimi hiç kesmemek gerekir. Sürekli “çevre” edinmek için uğraşan insan aile-akraba çevresini neden ihmal eder ki!

 

hacer-erol-soylesi-(3).jpg

 

EN İYİ EĞİTİM, “İKLİM EĞİTİMİ”DİR

Günümüzde çocuklar dede-nine tanımıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

En iyi eğitim, “iklim eğitimi”dir. Örneğin rüzgâr eserse her insanın saçı dalgalanır; çünkü rüzgâr bir iklimin ürünüdür ve herkesi etkiler. Sıcak olduğu zaman hemen herkes terler, yağmur yağınca da herkes ıslanır. Okul, kitap, sohbetler iklimin tamamını oluşturamaz ama özellikle aile ortamları her yaştaki birey için müthiş bir iklimdir. En iyi aile iklimi 3–4 kuşağın olduğu geniş ailelerde oluşur. Bu, eskiden kırsal bölgelerde bir konutta yaşamakla mümkün olabiliyordu. Dedesi-ninesi olan bir çocukla hiç nine-dede görmemiş bir çocuğun eğitiminin arasında olağanüstü farklılıklar olduğunu düşünüyorum. Keşke bütün çocukların bir dedesi olsa ve o dedesiyle zaman zaman sohbet edebilse. Babayla oğul ilişkisinden daha iyi ilişki dedeyle torun ilişkisidir. Birlikte oynarken yaş farklılıklarının kalktığını görürsünüz. Büyük paralar verdiğimiz öğretmenlerden daha fazla eğitir bu ortam.

 

Yazıların çoğu çocuk üzerinden oluşmuş. Nedir gerekçesi?

İyi bir çocukluk yaşamış olmam kitaba yansıdı. Çocukluğumda sorulsaydı, belki de, iyi bir çocukluk yaşadığımı düşünmeyebilirdim ama şimdi geriye dönüp baktığım zaman hatıralar canlanıyor ve anlıyorum ki gerçekten dolu dolu bir çocukluk yaşamışım. Çocukluğumun hem şehir, hem de köy dönemlerine ait iyi hatıralarım var. Dolayısıyla kitaptaki yazıların çoğuna bu izler yansıdı. Bir de, fıtrat konusunu en iyi ilişkilendirebileceğimiz dönem de çocukluktur.

 

Modern oyuncakların ve eğitim araç gereçlerinin çocukları edilgen hale getirdiği konusunda ne düşünüyorsunuz?

Modern ve teknoloji ürünü oyuncaklar çoğu çocuğun elinde bir makine gibiydi. Oyuncak sektörü yeni arayışlar içinde; çocuğu sürece dahil eden yeni oyuncaklar üretme peşindeler. Bu olumlu bir gelişme. Çocukla oyuncak arasında bir ilişki oluşmadığı zaman çocuk edilgen hale düşüyor. Çocuk oyuncağa hiçbir şey katmadan, onunla hemhal olmadan oynuyor. Modern oyuncaklarda ilişki tek taraflı. Aktif olan çocuk değil oyuncak. Çocuğun kendi oyuncağını yapmasının zeminini hazırlamak lazım. Çocuk, kendi becerisi ve hayal dünyasıyla oyuncak üretebilir.

 

hacer-erol-soylesi.20130806120655.jpg

 

ANNELİK VE BABALIK GÖREVİ OKULA DEVREDİLEMEZ

Teknolojinin, yazılı ve görsel medyanın çocuk eğitiminde ebeveynin yerini tutmadığına ve ebeveynlerin tüm imkânları kullanmasıyla sorumluluklarının kalkmadığına vurguda bulunuyorsunuz. Biraz açalım mı?

Özellikle çalışan aileler, çocuk sürekli okulda olsun istiyorlar. “Evde boş işlerle uğraşıyor”, “başımı ağrıtıyor”, “ortalıkta dolaşıyor”, “ iş yaptırtmıyor bana” gibi serzenişler için çözüm, zaten hafta içi okulda olan çocuğu Cumartesi-Pazar da okula göndermek. Sonra yaz geliyor, ‘ufff çocuk sabahtan akşama kadar evde. Yaz kursuna gönderelim’ deniliyor. Anne ve baba çocuğu sürekli evden uzaklaştırmanın formülünü arıyor. Çocuğun bu kadar evden uzaklaştırılması çocuk ve aile için problemdir. Çocuk ailesiyle, komşularla, arkadaşlarıyla birlikte olması gerekirken sonuçta bir aygıt olan okula teslim ediliyor. Bir diğer problem de şu: Aile çocuğunu okula verdiği zaman eğitimle ilgili bütün sorumlulukları yerine getirdiğini hissediyor. Modern toplumda okul çocuğun eğitimi için önemlidir ama tamamı değildir. Annelik ve babalık görevi okula devredilemez. Devredilmek istenirse, oluşacak eksiklik çocukta ve ailede sorun olarak karşılarına çıkacaktır. Dolayısıyla bir anne-baba çocuğunu çok iyi okullara gönderse bile ebeveynlik görevlerini okullara devredemez, okulun böyle bir yeteneği yok.

 

‘Bir okul aç, bir hapishane kapat.’ sözü günümüzde işlevselliğini koruyor mu?

Korumuyor; çünkü Türkiye’deki ve dünyadaki eğitim sistemi diye tarif ettiğimiz sistemlerin çoğu ‘anlatım’ sistemidir. ‘Bir okul aç, bir hapishane kapat.’ sözünün söylendiği dönemler, eğitimin daha önemli olduğu dönemlerdi. Dünyadaki filozofların, ilahiyatçıların, pedagogların ve felsefecilerin eğitim tariflerinin ortak özelliği iki kelimedir: Süreç ve değişim. Eğitimin bir süreci içermesi gerekir. Eğitim sürecinin sonucunda, eğitime muhatap olan ‘şeyde’ değişim olması gerekir. Bu iki kavramı içermeyen eylem eğitim değildir. Örneğin şirketler eğitim kampları yaparlar. Birisi gelir bir şey anlatır ve gider. Bu bir eğitim değil; anlatımdır, seminerdir. Eğitimin birbirine entegre bir süreç içermesi ve sürecin sonunda değişim olması gerekir. Diyelim ki bir çocuğun ressam yeteneği var. Çocuk, usta ressamın yanında eğitim alarak iyi resimler yapmaya başlar. İşte bu eğitimdir. Mevcut eğitim anlatmaya, bilgi aktarmaya dayalı olduğu için ‘bir okul aç, bir hapishane kapat’ sözü geçerli değildir; çünkü mevcut eğitim sisteminde ilmin irfan, hikmet, insani kısmı eksik kalıyor. Bunu tamamlayacak şey artık günümüz okulları değil; ilişkiler, arkadaşlıklar, dostluklar, sohbetler, kitaplar, birliktelikler, din ve vicdandır.

 

EROL ERDOĞAN KİMDİR?

 

'İnsan Mevsimi' kitabının yazarı Erol Erdoğan Sinop’ta doğdu. İstanbul’da yaşayan yazar, lisansını İlahiyat’ta yüksek lisansını Sosyoloji’de tamamladı. Eğitim, reklam ve yayıncılık sektörlerinde yöneticilik yaptı. Yoğun bir yazı ve yayımcılık hayatı olan Erdoğan,  Nida, Mavikuş, Şehrengiz, Yeni Dünya, SPD (Sosyal Politikalar) dergilerinin kurucu ekiplerinde yer aldı, dergilerin yazı işleri ve yönetmenlik görevlerini yürüttü. Bunun yanı sıra; Fazilet Partisi, Saadet Partisi ve HAS Parti’de il başkan yardımcılığı, il başkanlığı, genel başkan yardımcılığı gibi görevlerde bulundu. Yazıları Milli Gazete, Dünyaya Yeni Söz ve Radikal gazeteleri ile Mavikuş, Yeni Dünya, Nida, Tütün, Milli Şuur, Tohum dergilerinde; şiirleri ise Şehrengiz, Ay Vakti ve Tütün dergilerinde yayınlandı. 

 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
  • Altınşehir’de çifte sevinç
  • Geleceğin yazılımcıları Living Lab’de yetişiyor
  • ‘Son Başbakan’ talimat verdi, proje hemen başladı
  • Uyuşturucu ile mücadele için destek istiyorum
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 212 Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 212 4863936 / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA